Gece, ormanın üzerine kurşun gibi ağır ve sessiz çökmüştü. Çatırdak yanan ateşin alevleri, ağaçların devasa gövdelerinde ürkütücü gölgeler yaratarak dans ediyor, karanlığın soğuk nefesini bir nebze olsun kırmaya çalışıyordu. Asırlara meydan okuyan, krallıkları devirip tanrılarla savaşmış o kadim ve kibirli ruh, şimdi gencecik, kırılgan bir bedenin içinde, sıradan bir kamp ateşinin cılız sıcaklığına muhtaç bir şekilde toprağa kıvrılmıştı. Devranna'nın zihni geçmişin kanlı savaşları ve ihanetleriyle kavrulurken, etten ve kemikten oluşan bu yeni hapishanesi sınırlarını çoktan aşmış, ona acımasızca ihanet etmişti.
Bedenini esir alan o amansız yorgunluk, Devranna'yı ateşe bakarken dipsiz bir karanlığa çekmişti. Ne kadar süre o kütüğün üzerinde sızıp kaldığını bilmiyordu ama gözlerini yavaşça araladığında, gökyüzünde hâlâ yıldızsız, koyu bir gece hüküm sürüyordu. Ormanın dondurucu soğuğu, üzerine geçirdiği o devasa siyah cüppeye rağmen tenine işliyordu.
Ateşin cılız çatırtıları arasında hafifçe doğruldu. Yaşlı adam uyumamıştı; aynı kütüğün üzerinde, omuzlarına aldığı kalın bir battaniyeyle oturuyor, gözlerini alevlerin dansına dikmiş sessizce bekliyordu.
Adamın bakışları uyanan kıza kaydığında, yüzünde babacan ve anlayışlı bir ifade belirdi. Gecenin sessizliğini bozmamaya özen göstererek, yumuşak bir sesle konuştu.
"Çok yorgun görünüyordun," dedi közleri elindeki sopayla hafifçe eşelerken. "Seni uyandırmak istemedim. Bedeninin o dinlenmeye ihtiyacı vardı."
Devranna, bir zamanlar tanrısal güçlere sahip olan ruhunun bu ölümlü zayıflığa boyun eğmesine içten içe lanet okusa da, adama sadece kısa, onaylayan bir baş hareketiyle karşılık verdi. Fazla söze gerek yoktu. Ağrıyan bacağına direnerek hızla ayağa kalktı; cüppesine ve bacaklarına yapışan kurumuş yaprakları, çamuru ve orman kirini elleriyle sertçe silkeledi.
Yaşlı adam da yavaşça ayağa kalkarken, arkasında uyuyan köpeği huysuzca esneyerek sahibinin yanına geldi. Adam toparlanırken Devranna'ya dönüp dostane bir teklif sundu.
"İstersen benimle beraber gelebilirsin," dedi adam. Eliyle ağaçların seyreldiği güney yönünü işaret etti. "Luxaris İmparatorluğu'nun sınırlarına çok yakın değiliz ama buralarda onlara bağlı küçük bir yerleşim yeri var... Gümüşçam Kasabası. Buradan sadece birkaç saatlik yürüme mesafesinde. Orada en azından sıcak bir çorba ve saklanacak daha güvenli bir çatı bulabilirsin."
Devranna'nın ateş ışığında parlayan turuncumsu gözleri kısa bir anlığına kısıldı. Valerith'in peşine takacağı avcılardan veya Luxaris şövalyelerinden saklanmak, bu zayıf bedenle vahşi doğada tek başına hayatta kalmaya çalışmaktan çok daha kolaydı. İnsanların arasına karışmak, kalabalığın içinde silik bir gölgeye dönüşmek şu anki en mantıklı stratejiydi. Üstelik Yuria'ya ulaşabilmek için bilgiye, haritaya ve sağlam bir hazırlığa ihtiyacı vardı.
Bu teklifi reddedecek kadar aptal değildi.
Sessizliğini koruyarak, siyah cüppesinin kukuletasını o dikkat çekici açık bakır rengi saçlarını tamamen gizleyecek şekilde başına çekti.
Karanlık ve donuk bir sesle, "Gidelim o zaman," dedi kısaca. Ardından, yaşlı adam ve köpeğinin peşine takılarak gecenin zifiri karanlığında Gümüşçam Kasabası'na doğru sessizce yürümeye başladı.
Ormanın derinliklerindeki zifiri karanlık, yerini yavaş yavaş şafağın o soluk, gri ışığına bırakırken, ikili arasında sadece kırılan dalların ve yaşlı köpeğin nefes sesleri duyuluyordu. Ancak bu sessizlik Devranna için huzur verici değildi; aksine, asırların getirdiği o ağır paranoya zihninde alarm zilleri çaldırıyordu. Kimseye tam anlamıyla güvenemezdi, hele ki bu kadar savunmasız bir bedenin içindeyken atacağı yanlış bir adım, tamamen yok olması anlamına gelebilirdi.
Adımlarını yaşlı adamın temposuna uydururken, cüppesinin altındaki ellerini olası bir saldırıya karşı tetikte tutarak sessizliği bozdu.
"Bana yiyecek verdin, şimdi de peşine takılmama izin veriyorsun," dedi Devranna, sesinde minnetten çok buz gibi bir şüphe vardı. "Ama kim olduğunu bile söylemedin. Gecenin o dondurucu soğuğunda, vahşi hayvanların ve Luxaris devriyelerinin dolaştığı bu lanet ormanda tek başına ne işin vardı?"
Yaşlı adam adımlarını yavaşlatmadan, hafif, hırıltılı bir şekilde kıkırdadı. "Haklısın kızım," dedi omuzlarının üzerinden ona kısa bir bakış atarak. "Bu devirde kimseye güvenmemek en büyük bilgeliktir. Adım Elian. Bu ihtiyar yoldaşımın adı da Gölge." Köpek adını duyunca kuyruğunu hafifçe sallayarak efendisinin dizine sürtündü. "Ben kasabanın otacısıyım. Şifacılar ve simyacılar için nadir kökler, gece açan mantarlar toplarım. Bazı bitkilerin şifası ancak yıldız ışığında topraktan söküldüğünde işe yarar. O yüzden geceyi ormanda geçirmem gerekti. Silahım ya da kötü bir niyetim yok, sadece kendi hâlinde, toprağı eşeleyen bir ihtiyarım."
Devranna adamın yürüyüşünü, omuzlarının duruşunu ve nasırlı ellerini dikkatle süzdü. Kasları bir kılıç savurmak ya da büyü yapmak için değil, gerçekten de sadece toprak kazmak için eğitilmiş gibi duruyordu. İçindeki o şüpheci ses biraz olsun yatışsa da, gardını tamamen indirmedi.
"Pekâlâ, Elian," diye mırıldandı cüppesinin başlığının altından.
Bir saatlik yürüyüşün ardından ağaçlar seyreldi ve geniş, çamurlu bir toprak yola çıktılar. İleride, ahşap savunma duvarları ve taştan örülmüş gözetleme kuleleriyle çevrili Gümüşçam Kasabası sabahın ilk ışıklarıyla birlikte kendini gösterdi.
Ancak Devranna'nın adımları, kasabanın ana kapısını net bir şekilde gördüğü an aniden yavaşladı. Zihni saniyeler içinde ölümcül bir savaş moduna geçti.
Kapının önünde büyük bir kalabalık, arabalar ve gergin bir bekleyiş vardı. Göğüslerinde Luxaris İmparatorluğu'nun o nefret ettiği altın ve gümüş işlemeli güneş armasını taşıyan bir düzine ağır zırhlı muhafız, giriş ve çıkışları tamamen ablukaya almıştı.
Sıradan kasaba muhafızlarına benzemiyorlardı. Zırhlarındaki özel işlemeler, pelerinleri ve acımasız duruşları, Luxaris ordusunun o karmaşık askeri hiyerarşisinde çok daha üst düzey bir birliğe ait olduklarını belli ediyordu. Devranna bu yeni çağın askeri rütbelerini tam olarak bilmese de, bu zırhların özel bir emirle doğrudan başkentten gönderilmiş seçkin bir gruba ait olduğunu anlayacak kadar tecrübeliydi.
Normal bir sınır kontrolünden çok uzaktı bu. Muhafızlar adeta bir av köpeği gibi saldırgandı. Kasabaya girmek isteyen köylüleri sıraya dizmişler, tüccarların arabalarındaki örtüleri yırtarcasına açıyor, saman balyalarını mızrak uçlarıyla acımasızca deşiyorlardı. En kötüsü ise, kapıda bekleyen iki iri yarı muhafızın elinde parşömenler vardı; geçen herkesin başlığını zorla indirtiyor, yüzlerini ellerindeki çizimlerle uzun uzun karşılaştırıyorlardı.
Belli ki çok önemli bir kaçak aranıyordu.
Devranna'nın nefesi boğazında düğümlendi. Yüzünü kapatan siyah cüppenin başlığını refleks olarak biraz daha aşağı çekti, açık bakır rengi saçlarının tek bir telinin bile görünmediğinden emin oldu.
Valerith... diye tısladı içinden. O lanet olası sürtük, nasıl bir düzen kurdun nasıl bir oyun oynuyorsun bilmiyorum ama herkes ona körü körüne taptığına göre oturduğu yerden bunu yapması hiç de zor olmamıştır. Görünüşümü tüm imparatorluğa yayıp kendi özel elit birliklerini çoktan peşime takmış olmalı...
Damarlarında dolaşan ve gücünü kullanmasını engelleyen o kahrolası "ket" laneti hâlâ aktifti. Eğer bu seçkin muhafızlar onu arıyorsa ve kapıda yüzünü açmasını isterlerse, o turuncumsu gözleri ve bakır saçları her şeyi ele verirdi. Bir zamanlar bu zırhlı adamların yüzlercesini tek bir el hareketiyle küle çevirebilen o kadim ruh, şimdi bu ölümlü bedenin çaresizliği içinde, kasaba kapısındaki birkaç muhafızın karşısında ölümle burun burunaydı.
