Cherreads

Umay'ın Uzaylı Adamı

Remziye_Bay
7
chs / week
The average realized release rate over the past 30 days is 7 chs / week.
--
NOT RATINGS
145
Views
Synopsis
Herkesin 'fazlalık' olarak gördüğü bir dünyada, birbirlerinin tek anlamı olabilirler mi?" Dünya'nın unutulmuş, istenmeyen kızlarından biri olan Umay için kader, beklediği o mutlu sonu değil, mor gökyüzü altında buz tutmuş bir sürgünü seçti. Şirket tarafından bir eşya gibi paketlenip, evrenin en ücra köşesindeki Maku köyüne "iade" edildiğinde, tek bir şey biliyordu: Burada da istenmiyordu. Kabilenin korkulu rüyası, yüzü yaralarla kaplı, mor tenli bir "canavar" olan Avex’in payına düşen ise sadece bir "yük"tü. Toplumun dışladığı bu savaşçı, Umay’ı bir kedi yavrusu gibi sırtına atıp dağ yamaçlarına sürüklediğinde, aralarında bir nefretin filizleneceğini sanıyordu. Ancak taş duvarların ardında, ikisi de kendi geçmişlerinin hayaletleriyle yüzleşmek zorundaydı. Biri, annesinin buz gibi sessizliğinden kaçan yaralı bir çocuk; diğeri ise evrenin ucunda kendine bir yer arayan inatçı bir yabancı... Zemheri ayazı bastırırken, Yakşir Dağı’nın eteklerindeki bu taş evde, korkunç bir savaşçı ve onun "yumuşak" dünyalısı, hayatta kalmanın ötesinde bir şey keşfedeceklerdi: İstenmediğin bir dünyada, bir başkasına ait olmayı. Umay'ın Uzaylı Adamı, kaderin acımasızca savurduğu iki yaralı ruhun, birbirlerinin yaralarını sararak yazdığı epik bir hayatta kalma ve aidiyet hikayesi.
VIEW MORE

Chapter 1 - temizlikçi kız

Umay, elindeki paspası sürükleyerek ilerledi. Çalıştığı laboratuvarın zemini, parlak beyaz fayanslarla kaplıydı. O kadar temizdi ki ışıklar yüzeyinde yansıyor, her adım attığında kendini görebiliyordu. Burada temizlikçi olarak çalışıyordu, ama bir zamanlar hayalleri bambaşkaydı. Hayatını toz bezi ve deterjan kovasıyla geçirmek yerine, gökyüzünü keşfetmeyi istemişti. Bilim insanı olmayı, gezegenleri araştırmayı... Ama annesinin sürekli küçümseyen sözleri ve babasının alkol kokan hayal kırıklıkları, onu bu noktaya getirmişti.Umay, annesinin ona nasıl davrandığını düşündü. "Senin gibi birinin bilim insanı olması imkânsız," derdi annesi, her fırsatta. Gözlerinde beliren küçümseme, Umay'ın içindeki hayalleri birer birer yok ediyordu. "Sen sadece bir temizlikçisin, bunu kabul etmelisin," derdi. Umay, annesinin narsist kişiliği karşısında kendini yetersiz hissediyordu. Annesinin her zaman mükemmeliyetçi beklentileri vardı; onun için hiçbir şey yeterince iyi değildi. Umay, bu baskı altında büyümüştü; her başarısızlık, annesinin gözünde bir utanç kaynağıydı.Babası ise, alkolün pençesine düşmüş, sorumsuz bir adamdı. Umay, babasının sarhoşken evdeki huzursuzluğunu hatırladı. Annesinin sürekli bağırışları, babasının umursamaz tavırları... Umay, evdeki bu çatışmalardan kaçmak için kitaplara sığınmıştı. Bilim kurgu romanları, uzayda geçen maceralar, ona başka bir dünyanın kapılarını açıyordu. Ama gerçek hayatta, evinin içinde sıkışıp kalmıştı. Annesinin zorbalığı ve babasının kayıtsızlığı arasında, kendi kimliğini bulmakta zorlanıyordu.Laboratuvarın koridorlarında ilerlerken, içerideki bilim insanlarının telaşlı adımlarını duyabiliyordu. Bugün büyük bir deney yapılacağı konuşuluyordu: "Yapay solucan deliği" projesi. Detayları bilmiyordu; bilmesi de gerekmiyordu. O sadece temizlikçiydi. Ama içindeki hayal, bir gün o laboratuvarın içinde, bilim insanı olarak yer alabilmekti.Kapının önüne geldiğinde bir an duraksadı. İçeridekiler yoğun bir şekilde çalışıyordu. Monitörler yanıp sönüyor, ışıklar hızla değişiyordu. Başını uzatıp içeriyi kontrol etmek istediğinde biri ona ters ters baktı. "Burası deney alanı! İçeri girme!" diye uyardı bir laborant. Umay başını eğdi, sessizce geri çekildi. Ama o an sırtından gelen güçlü bir çarpma ile dengesini kaybetti. Bir bilim insanı hızla yanından geçerken çantasını düşürmüş, Umay'ı da hafifçe itmişti.Düşmesini engellemeye çalışırken istemeden bir adım geriye attı. Ve o an...Her şey değişti.Hava bir anda titreşti, sanki yerin altından güçlü bir çekim dalgası yükseliyordu. Gözlerinin önünde bir girdap açıldı. Simsiyah ama içi parlayan noktalarla doluydu. Derin ve iç karartıcı bir boşluk gibi… Bir anda vücudu ileriye doğru çekildi. Bağırmaya çalıştı ama sesi çıkmadı. Kollarını uzattı ama hiçbir yere tutunamadı.Ve sonra… Düştü.Umay gözlerini açtığında gökyüzü parlak ve hava tertemizdi. Binbir tonla parlayan bitkiler vardı. Hava temizdi ama ciğerlerine dolarken hafif bir yanma hissi bırakıyordu. Yavaşça doğrulmaya çalışırken sert ve kaygan bir zemine oturduğunu fark etti. Zeminin rengi grimsi maviydi ve tuhaf bir ışıltısı vardı.Etrafına bakındı. Uzun, devasa ağaçlar, dev yapraklı çiçekler, yaprakları neredeyse yerlere uzanan dallar, neon gibi parlayan bir bitki örtüsü… Burası kesinlikle Dünya değildi.Ayağa kalkmaya çalıştığında dizlerinin bağı çözüldü. Sanki kasları hareket etmeyi unutmuştu. Karnına bir korku düğümlendi. Ne olmuştu? O girdap… O laboratuvar…Umay, etrafında beliren hareketli gölgeleri gördü. İnsan siluetlerine benziyorlardı ama çok uzundular, en az iki metre boyundaydılar. Mor tenleri vardı ve kaslı vücutları zırh gibi görünen bir şeyle kaplıydı. Ona doğru yaklaştıklarında Umay'ın kalbi hızlandı. Neredeyse bir bebek gibi emekleyerek kaçmaya çalıştı, ama lanet kasları, büyük amcasının her şeyi ayağına bekleyen çok bilmiş karısı gibi hareket etmemeye yemin etmişti.Kaçmalı mıydı? Ama nasıl? Ona ne yapacaklardı? Annesinin, "Kurbanlık dana yetiştirdim" dediği zamanlar kulaklarında çınladı. Sanırım bu sefer hakikaten kurbanlık dana olmuştu.Aralarından biri diğerlerinden daha iri ve daha güçlü görünüyordu. Gözleri buz mavisiydi ve yüzünde sert bir ifade vardı. Omuzlarına kadar uzanan saçları rüzgârda dalgalanıyordu. Kendi aralarında konuşuyorlardı ama söyledikleri hiçbir şeyi anlayamıyordu.Umay'ı incelemeye başladılar. Gözleriyle tarıyor, bir şeyler fısıldaşıyorlardı. Sonra içlerinden biri omzunu silkerek onun yanına yaklaştı. Elini uzatıp kolunu tuttu ve onu ayağa kaldırdı. Sürüklemeye başladı. Yürümeyi yeni öğrenmiş gibi yalpalayarak yaratığın olduğu yerden onu götürmesine izin verdi. Sanırım uzaylı şiş kebap olacaktı birazdan. Ya da kuyu kebabı, belki de yahni. Bunları düşünürken bile açıklığını hissetti. İç sesi, "Oha kızım, insanın kendine karşı nasıl ağzı sulanır ya. Gidiyoruz burada, nereden biliyorsun yiyecekler. Belki gelinlik giydirip günlerce tecavüz edip sonra da öldürecekler. Belki bakire kurban arıyorlar. Belki sunak taşında 7/24 tüm kabile becerecek bizi, tek derdin yemek ya" dedi. Umay, ergenliğinden beri azgınlıkta sınır tanımayan iç sesine, "Sürtük, senin derdin ve benimkinden çok farklı sanki, bunları söylerken hiç korku yok nedense?" dedi. Sonra da iç sesiyle dalaşmaktan vazgeçip kendini bulunduğu bu anormalliğe odaklamaya çalıştı. Ne vardı sanki, işini yapıp gitse. Her boku merak ettiği için burnu pislikten kurtulmuyordu ama bu sefer kendini daha bir boka batırmıştı."Beni nereye götürüyorsunuz?" diye sordu Umay ama tabii ki cevap alamadı. Onu sürükleyerek devasa taş yapılarla çevrili bir alana götürdüler.Saatler sonra, Umay geniş bir çadırın içinde dizlerinin üstüne oturmuştu. Etrafında başka kadınlar vardı. Onlar da Dünya'dan getirilmişti. Umay, onları tanımıyordu ama belli ki buraya isteyerek gelmişlerdi. Hepsi güzeldi. Uzun boylu, düzgün hatlara sahip, adeta model gibi kadınlardı. Umay ise… Çilli, kısa boylu ve biraz tombul bir kadındı. Onların yanında oldukça farklı görünüyordu.Umay, çadırın içinde kıpırdanarak oturdu. Ortamın havası ağırdı; içeride tuhaf bir koku vardı; tatlı ama yabancı bir bitkinin kokusu gibi. Etrafında oturan kadınlar birbirlerine fısıltıyla konuşuyorlardı. Bazıları telaşlı, bazılarıysa sanki buraya gelmeyi zaten biliyormuş gibi rahattı.Umay, dizlerinin üstüne oturarak etrafına baktı. "Burada ne oluyor?" diye fısıldadı ama kimse cevap vermedi. İçlerinden biri ona ters bir bakış attı, diğeri ise başını çevirdi. Ancak çadırın ortasında değişik kıyafetleri olan, onlara benzer bir kadın, uzun kumral saçları ve keskin yüz hatlarıyla Umay'a dikkatlice bakıyordu."Senin gibisi nasıl buraya geldi ki?" diye sordu kadın. Sesi yumuşak ama bir o kadar da ciddi ve bilgi doluydu.Umay, çaresizlik içinde ona döndü. "Ne demek istiyorsun? Ben buraya yanlışlıkla geldim! Lütfen, beni buradan çıkarın! Beni bırakın!" Panik içinde gözleri parlıyordu. "Neden buradayım? Ne yapacaksınız bana?"Zuhal, sakin bir ses tonuyla yanıtladı. "Umay, lütfen sakin ol. Şu an korkun normal ama burada panik yapmanın bir anlamı yok. Burası senin için yeni bir yer, ama burada güvende olabilirsin.""Nasıl güvende olabilirim? Beni buraya neden getirdiler? Ne istiyorlar benden?" Umay'ın sesi titriyordu. "Beni geri götürün, lütfen!"Zuhal, elini Umay'ın omzuna koyarak ona bakmaya çalıştı. "Beni dinle. Burada bir deney var. Biz, Maku kabilesiyle bir anlaşma yaptık. Senin gibi kadınlar, burada yeni bir yaşam kurmamıza yardımcı olacak. Ama bunun için önce sakin olmalısın."Umay, derin bir nefes aldı ama gözleri hala korkuyla doluydu. "Ama ben... ben istemiyorum! Ben sadece evime dönmek istiyorum!"Zuhal, sabırlı bir şekilde yanıtladı. "Anlıyorum, bu çok zor bir durum. Ama şu an burada yapabileceğin en iyi şey, durumu kabullenmek ve kendini korumak. Beni dinlersen, sana yardımcı olabilirim. Burada yalnız değilsin; diğer kadınlar da senin gibi."Umay, Zuhal'ın gözlerindeki ciddiyeti gördü. İçindeki korku biraz olsun azalmıştı ama hala belirsizlik içinde kıvranıyordu. "Peki, ne yapmalıyım?" diye sordu, sesi artık biraz daha sakinleşmişti.Zuhal, ona gülümseyerek, "Öncelikle, burada kalmalısın. Diğer kadınlarla tanış ve onlardan destek al. Birlikte bu durumu aşabiliriz. Her şey yoluna girecek, buna inan."Umay, derin bir nefes alarak başını salladı. "Tamam, deneyeceğim." Ama içindeki korku hala tam olarak geçmemişti.

Umay, Zuhal'ın söylediklerine odaklanmaya çalışırken, çadırın içinde bir huzursuzluk baş göstermeye başladı. Diğer kadınlar, yanlarına gelen Maku kadınlarının hazırlıklarını izliyordu. Umay, içindeki korku ve belirsizlikle birlikte, bu yeni dünyada ne olacağını merak ediyordu.Zuhal, Umay'ın elini nazikçe tutarak ona doğru eğildi. "Şimdi, Maku'ların dilini anlayabilmek için bir işlem yapacağız. Bu, zorunlu bir adım. Bunu kabul etmelisin," dedi.Umay, gözlerini büyüterek, "İşlemden kastın nedir? Ne yapacaklar bana?" diye sordu, sesi hala titrekti.Zuhal, sakin bir şekilde yanıtladı. "Bu işlem, beynine Maku dilini doğrudan aktarmak için yapılacak. Kafana yerleştirilecek elektrotlar sayesinde, onların dilini anlayabileceksin. Bu, iletişim kurmamıza yardımcı olacak."Umay, endişeyle başını iki yana salladı. "Ama bu zararlı mı? Ya bir şey olursa? Beni burada tutacaklar mı?"Zuhal, gözleriyle Umay'a güven vermeye çalışarak, "Hayır, bu işlem daha önce birçok kez yapıldı ve başarılı oldu. Maku'lar bizimle iletişim kurmak istiyorlar. Onlarla anlaşabilmek, hayatta kalmamız için çok önemli," dedi.Umay, derin bir nefes alarak kendini toparlamaya çalıştı. "Tamam, deneyeceğim. Ama gerçekten bana zarar vermeyecekler, değil mi?" diye sordu.Zuhal, ona cesaret vermek için gülümsedi. "Beni dinle, her şey yolunda gidecek. Ben burada senin yanındayım."Bir süre sonra, diğer kadınlar sırayla taş sedirlere yerleştirilmeye başlandı. Umay, sıranın kendisine geldiğini görünce kalbi hızla çarpmaya başladı. Maku kadınları, elinde bir tür aletle yanına yaklaşarak onu sedire oturttu. Umay, içindeki korkuyla başını çevirip diğer kadınlara baktı; hepsi benzer bir işlemden geçiyordu.Maku kadınlarından biri, Umay'ın kafasına ince ve hafif elektrotları yerleştirmeye başladı. Umay, bu sırada gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. "Bunu yapmalıyım," diye düşündü. "Hayatta kalmak için."Elektrotlar kafasının üst kısmına yerleştirildiğinde, hafif bir elektrik akımı hissetti. İlk başta rahatsız edici bir his olsa da, zamanla alışmaya başladı. İçindeki korku, yavaş yavaş yerini meraka bırakıyordu. "Acaba Maku dili nasıl bir şey?" diye düşündü.Zuhal, onun yanındaydı ve Umay'ın elini tuttu. "Sakin ol, bu sadece birkaç dakika sürecek. Sonrasında her şeyi anlayabileceksin."Umay, gözlerini açıp Zuhal'a baktı. "Peki ya sonra? Onlarla nasıl iletişim kuracağım?" diye sordu.Zuhal, "İlk başta sadece kelimeleri anlayacaksın. Ama zamanla, onların kültürünü ve düşünce yapısını da kavrayacaksın. Bu, bizim için çok önemli," dedi.Umay, başını sallayarak, "Tamam, deneyeceğim," dedi. İçindeki korku hâlâ vardı ama bir yandan da bu yeni maceraya atılmanın heyecanını hissediyordu.Elektrotlar yerleştirildikten sonra, Maku kadınları bir süre etrafında dolaşarak notlar almaya başladılar. Umay, gözlerini kapatıp derin bir nefes alarak işlemin tamamlanmasını bekledi. Aniden, kafasında bir titreşim hissetti. Sanki bir şeyler zihninde yankılanıyordu.Bir anda, farklı sesler ve kelimeler zihninde belirmeye başladı. "Kısa, uzun, sıcak, soğuk…" gibi basit kelimeler, zihninde belirip kayboluyordu. Umay, bu kelimeleri anlamaya çalışırken, içindeki merak daha da arttı. "Bu, gerçekten de onların dilimi?" diye düşündü.Zuhal, onun yüz ifadesini izleyerek, "Görüyor musun? İşlem başlıyor. Şu an Maku dilinin temel kelimelerini alıyorsun. Birkaç dakika içinde daha karmaşık ifadeleri de anlayabileceksin," dedi.Umay, gözlerini açarak, "Evet, evet! Bir şeyler hissediyorum. Ama bu çok garip!" dedi. "Sanki kafamda bir şeyler dönüyor."Zuhal, gülümseyerek, "Bu tamamen normal. Başlangıçta biraz karışık gelebilir ama zamanla alışacaksın. Maku'larla iletişim kurmak, hayatta kalman için çok önemli. Kendini buna hazırla," dedi.Umay, derin bir nefes alarak, "Tamam, deneyeceğim. Ama bu çok tuhaf," dedi. İçindeki korku ve belirsizlik, yavaş yavaş yerini yeni bir umuda bırakmaya başlamıştı.

Umay derin bir nefes aldı. Zihnine az önce zerk edilen kelimeler, sanki beyninin içinde tırnaklarıyla yer açıyor, her biri yabancı birer anı gibi kıvrılarak yerleşiyordu. Çadırın ağır deri kapısından dışarı adım attığında, Adife'nin gökyüzü onu bir tokat gibi karşıladı. Güneş, mor bulutların arasından süzülürken pembe-mavi atmosferi tuhaf bir floresan ışıltısıyla aydınlatıyordu. Hava, Dünya'dakinden daha yoğundu; ciğerlerine dolan o hafif tatlı, mayhoş koku başını döndürdü.

​Etrafına bakınca gördüğü manzara, bildiği tüm fizik kurallarını sarsıyordu. Kabile, ilkel bir vahşilikle imkansız bir teknolojinin evliliği gibiydi. Devasa ağaç gövdelerinden ve kaba derilerden yapılmış çadırların üzerinde, nabız gibi atan mavi kristaller vardı. Umay, bu kristallerin sadece süs olmadığını hemen anladı; havada hiçbir destek olmadan süzülen ağır taş levhalar ve suyun yerçekimine inat yukarı doğru tırmandığı oluklar, bu kristallerden yayılan o görünmez enerjiyle hareket ediyordu.

​Savaşçılar ve kabile halkı meydanda toplanmıştı. Dünya'dan getirilen kadınlar, birer nadide parça gibi sergileniyordu. Maku savaşçıları heybetliydi; morun en koyu tonlarından lila rengine kadar değişen tenleri, güneşin altında metalik bir parlaklığa sahipti. Seçim süreci Umay'ın beklediği o barbarca pazarlıklardan uzak, rahatsız edici bir kibarlıkla ilerliyordu.

​Umay, olduğu yerde büzüldü. Az önce beynine yüklenen o yapay sözlük, şimdi etraftaki fısıltıları birer birer tercüme etmeye başlamıştı. Bir savaşçı ona doğru baktı, düşünceli bir ifadeyle başını yana eğdi. Zihninde otomatik olarak şu kelimeler belirdi: "Verimsiz. Zayıf. Kusurlu." Adam hafif bir tebessümle, yanındaki uzun boylu, model gibi duran kadına yöneldi.

​Umay, omuzlarını içgüdüsel olarak sıktı. "Sanırım beni kimse istemiyor," diye mırıldandı. Kendi dünyasında bir paspastı, burada ise sadece bir fazlalık.

​Zuhal birkaç adım ötesinde durmuş, bu sessiz reddedilişi izliyordu. Bakışlarında, Umay'ı daha çok yaralayan o ezici acıma ifadesi vardı. Sonunda, meydanın ortasındaki reis görünümlü yaşlı Maku adamı konuştu. Sesi, zihninde yankılanan bir gürültü gibiydi:

"Bu sayı fazla. Anlaşmada belirlenenden bir dişi fazlamız var."

​Kabilenin kadınlarından biri olan Kena, Umay'a doğru bir adım attı. Gözlerindeki küçümseme, Umay'ın annesinin bakışlarıyla o kadar benzerdi ki genç kızın midesi bulandı. Kena, Maku dilinin o hırıltılı tonuyla konuştu:

"Bu... kısa ve tombul. Genetik bir hata gibi duruyor. Güçlü bir soy için rahminde yer yok."

​Umay'ın yanakları sinirden değil, aşağılanmanın o kadim sıcaklığıyla kızardı. Reis, ona bir an baktıktan sonra kararını verdi:

"O zaman onu Avex'e verin. Dağın savaşçısına."

​Meydanda aniden bir ölüm sessizliği oldu. Birkaç savaşçı birbirine bakıp irkildi. Zuhal'in yüzü bir anda kireç gibi bembeyaz kesildi. Umay, çevresindeki bu gerilimi hissederek yutkundu. "Avex de kim?"

​Lanetli Savaşçının Gölgesinde

​Zuhal, sanki bir suçluyu kaçırıyormuş gibi Umay'ı kolundan tutup kendi çadırına sürükledi. Zuhal'in eşi Hakhşi, kapıda bekliyordu. Eşine dönüp fısıltıyla karışık bir emir verdi: "Onu Avex için hazırla birinin daha çıldırması Avexsin işene yaramaz. Akşam kızıllığı çökmeden dağ yoluna çıkmış olmalıyız. Reis bekletilmeyi sevmez."

​Çadırın içinde Umay, hala duyduğu o "genetik hata" sözlerinin ağırlığıyla dikiliyordu. "Yine mi?" diye düşündü. "Yine mi istenmeyen kişiyim?"

​Zuhal, titreyen elleriyle Umay'ın omzuna kürk kaplı, ağır bir pelerin bıraktı. "Bunu al. Dağ eteğinde rüzgar soğuktan kemiklerini sızlatır."

​Umay kaşlarını çattı, sesi hırçınlaşmıştı. "Bana neden o adamı verdiklerini hala anlamıyorum. Kim bu Avex? Neden herkes ismi geçince ölecekmişim gibi baktı?"

​Zuhal derin bir nefes aldı, gözlerini kaçırıyordu. "Umay bunu benim anlatmam çok uygun değil fakat henüz daha buraya bile çıldırmış gibi bakarken ve zor sakinleşiyorken senin için herşeyin açıklamasını yavaş yapacak vaktim yok güzelim. Kena kabilenin kahini ve açıkça seni istemediğini belirtti. Burada daha fazla kalmana izin verirlerse her şansızlık ta seni suçlayacaklar bu yüzden Reis Rakı seni uzaklaştırmaya çalışıyor. Avexin yanına gitmen de bunun en iyi yolu en azından o seni koruyabilir. O bir zamanlar bu kabilenin parlayan yıldızıydı. Ama henüz bir çocukken... büyük bir kaza oldu. Avex bir enerji patlamasında ateşe düştü. Vücudunun yarısı korkunç şekilde yandı, o mor teni kömür karasına döndü."

​Umay'ın kalbi, ilk kez korkunun ötesinde bir sızıyla sıkıştı.

​"Ne kadar güçlü olursa olsun, insanlar onun yüzündeki o izleri görünce lanetli olduğunu düşündüler," diye devam etti Zuhal sesi titreyerek. "Reis, uzun zaman önceki kabile savaşlarında gösterdiği sadakatini ödüllendirmek için ona kızını teklif etti. Ama kız, Avex'in yüzünü gördüğü ilk gece korkudan aklını yitirdi ve evlilikleri başlamadan kendi canına kıydı. O günden beri kabile ondan ve gölgesinden kaçar. Dağ eteğinde, yalnızlığın içinde bir canavar gibi yaşar."

​Umay hışımla ayağa kalktı. "Harika! Bir laboratuvarda paspas sallıyordum, şimdi bir canavarı ehlileştirmem için beni ölüme yolluyorsunuz! Kaderim neden hep birilerinin hayal kırıklıklarını temizlemek üzerine kurulu?"

​Zuhal sessizce pelerini Umay'ın boynuna bağladı. Bakışları bu kez daha ciddiydi. "Maku erkekleri eşlerine zarar vermez, Umay. Ama Avex... o sadece unutulmuş bir ruh. Belki de seni ona göndermeleri bir ceza değil, senin bu dünyadaki sınavındır."

​Umay pelerini hışımla üzerine çekti. "Sınavmış... Ben sadece eve gitmek istiyordum."

​Zuhal son kez konuştu, sesi bir uyarı gibi boşlukta asılı kaldı: "Avex'in kaderi doğduğu an o ateşte mühürlendi. Ama senin kaderin burada, bu yabancı topraklarda yeni yazılıyor. Hayatta kalmak istiyorsan, onun içindeki o canavarı değil, altındaki o yaralı çocuğu bulmalısın. Yoksa o dağ seni de yutar."