9.Bölüm Lanet Olsun Tekrar Başlıyoruz
İki ay sonra...
Hurugoi, yataktan ani bir şekilde uyandı. Gözlerini açtığında başı dönüyor, vücudu sanki binlerce iğne batıyormuş gibi sızlıyordu. Karanlıkta etrafını seçmeye çalıştı.
"Ne... neredeyim ben? Burası neresi?" diye fısıldadı, sesi boğuk çıkıyordu.
Hurugoi aslında hastanedeydi. Beyaz çarşaflar, loş ışık ve yanındaki tıbbi cihazların belli belirsiz vızıltısı... Odayı saran ağır ilaç kokusu burnunu yakıyordu. Yatak şaşırtıcı derecede rahattı; sanki bulutların üzerinde uzanıyor gibiydi. Derken duvarda dikdörtgene benzeyen, yumuşak mavi bir ışık yayan garip bir nesne fark etti.
Hurugoi kaşlarını çatarak sordu: "O da ne öyle?"
Tam o sırada kapı sessizce aralandı. İçeri otuz yaşlarında, koyu sakallı, dikkatli bakışlı bir adam girdi. Üzerinde gri bir hastane önlüğü vardı, ama hareketleri doktordan çok bir askeri andırıyordu.
Hurugoi tedirgin bir şekilde doğruldu: "Sen kimsin?"
Adam soğukkanlı bir sesle cevap verdi: "Ben Mason, 32 yaşındayım."
"Ben neredeyim?" diye sordu Hurugoi, sesinde hafif bir panik seziliyordu.
Mason bir adım yaklaştı: "Hastanedesin vay be. Artık sen de bizden birisin."
"Neyi kastediyorsun?" diye çıkıştı Hurugoi.
Mason derin bir nefes aldı, sanki anlatacaklarına kendisi de inanmakta zorlanıyordu. "Güneş Sistemi... Merkür rütbesinin son seviyesi olan Liam'ı yendiğinizde, Lazar teorisi inanılmaz bir şekilde doğru çıktı ve—"
"Doğru, doğru... O piç... Onu hatırlı—" Hurugoi'nin sözü yarıda kaldı. Ağzından koyu kırmızı bir kan süzülmeye başladı. Sıcak sıvı çenesinden aşağı damlıyor, beyaz çarşaflara acımasızca bulaşıyordu.
Mason hemen yanına atıldı: "Hey, hâlâ iyileşemedin demek. Biraz dinlen. Televizyondan bir şey açmamı ister misin?" Eliyle Hurugoi'nun alnını yokladı; ateşi fırlamıştı.
Kısa bir sessizlik oldu. Hurugoi'nin göz kapakları ağırlaştı, başı yana düştü.
Mason, "Sanırım bayıldı," diye mırıldandı.
Sandalyeden ayağa kalktı, kapıya doğru yöneldi. Odadan çıkmadan önce bir an durup Hurugoi'ye baktı. Yüzünde garip bir ifade vardı; belki kıskançlık, belki hayranlık.
"Aurası efsane... İçindeki büyücü ile mükemmel bir uyum sağlamış. Beni geçebilir mi acaba?" diye düşündü.
Sonra başını sallayıp kapıyı araladı ve koridorun karanlığında kayboldu. Odada sadece Hurugoi'nin düzensiz nefesi ve mavi ışığın sessiz titreşimi kaldı.
Minato: "Neredeyim ben? Burası niye karanlık?"
Sesini duydu ama karanlık onu yutuyordu. Etraf zifiri karanlıktı, öyle ki parmağını gözünün önüne getirse dahi göremeyecekti. Nemli bir soğuk derisine işliyor, sanki görünmez ağır zincirler tüm bedenini sıkıştırıyordu.
Karanlığın içinde bir adam vardı. Yüzü gözükmüyordu; sanki karanlık onu da sarmış, hatlarını silikleştirmişti. Boyu 180 santimetre civarındaydı. Duruşundaki keskinlik, bir katilin ya da yıllarca savaşmış bir askerin dinginliğini taşıyordu.
Minato'nun elleri ve ayakları titriyordu. Nefes almakta bile zorlanıyordu; her soluğu sanki göğsünde bir bıçak dönüyormuş gibi acı veriyordu. "Sen de kimsin öyle?" diye çıkışmak istedi ama sesi boğazında düğümlendi.
Minato'nun karşısındaki adamın aurasından bile gücü anlaşılır şekildeydi. O karanlıkta yaydığı baskı, görünmez bir fırtına gibi çarpıyordu Minato'ya. Her nefes alışında o baskı daha da ağırlaşıyordu.
Kısa bir sessizlik oldu. Sonra adam konuştu. Sesi derin, neredeyse yankılıydı; bir kuyudan yükselen bir uğultu gibi.
"Gerçekten... gerçekten de beni içine hapseden herif... Ne acınası! o kadar güçsüz müyüm ben?"
Minato dişlerini sıktı, korkusunu bastırmaya çalıştı. Kekeleyerek söyledi: "Ne... ne anlatıyorsun sen? Kimsin? Söyle çabuk!"
Adam kendi içinden konuşuyormuş gibiydi. "Burada bir terslik var. Ben... korkmaya mı başladım? Ayaklarım uzun süredir korkudan titremiyordu. Bunun sebebi o züppe çocuk mu?" Sesi şaşkınlıkla karışık bir öfke taşıyordu.
Sonra adam Minato'ya iyice baktı. Karanlığın içinden keskin iki nokta gibi parlayan gözleri, Minato'nun ruhuna dek işledi.
"Evet, inanılmaz... İçindeki intikam duygusunu yenebiliyor. Sağ gözü tamamen siyaha dönmüş. Bana bir kin besliyor. Ona hiçbir şey yapmamama rağmen... Birini tereddüt etmeden öldürebilir. Ölüm büyüsünün neden sahibi olduğunu anlıyorum. Onun bedeninde olursam, ondan intikam alabilirim."
Adamın sözleri Minato'nun beyninde yankılandı. Tam o anda göğsünde şiddetli bir sancı patladı, sanki biri kalbini delmeye çalışıyordu.
"Ahhh! Az önce ne oldu?" diye haykırdı Minato.
Gözlerini açtığında hastanedeydi. Başının yanında bir serum şişesi usulca damlıyor, duvardaki loş gece lambası odayı soluk turuncuya boyuyordu. Çarşafların üzerinde soğuk ter izleri vardı.
Minato derin bir nefes aldı. "Burası neresi? O kimdi? Aklım çok karıştı... Sakin kalmalıyım." dedi kendi kendine. Ama içindeki o karanlık gölge, adını bilmediği o adamın sözleri hâlâ kulaklarında çınlıyordu. Sağ gözü hâlâ yer yer kararıyor, sanki görmediği bir dünyaya açılıyordu.
Leonid gözlerini açtığında başı dönüyordu. Tavan beyazdı ama loş ışıkta sarıya çalıyordu. Yatağının çarşafları sertti, sanki hiç yıkanmamış gibiydi. Odada keskin bir dezenfektan kokusu vardı.
Leonid: "Burası neresi? Nerdeyim ben?"
Başını çevirdiğinde, yanında Paul'ü gördü. Komutanı sakindi, elleri arkasında birleşmiş, pencereye doğru bakıyordu. Üzerindeki siyah üniforma tertemizdi, sanki hiç savaşmamış gibi.
Leonid şaşkınlıkla doğrulmaya çalıştı: "Komutan... burada ne arıyorsunuz?"
Paul başını hafifçe çevirdi, gözleri Leonid'in üzerinde soğuk bir bıçak gibi gezindi. "Sana haber verebilmek için geldim."
"Ne haberi?"
Paul derin bir nefes aldı. "Liam ile olan savaşta sizi izliyorduk. Herkes harika performans çıkardı. Hurugoi, Sophia, Diego, Levan, Haoyu ve diğerleri... Ama sen..." Sesi bir an duraksadı. "Senin büyü yapabileceğini sanıyordum. Bunun için seni bu birliğe soktum. Ama hayal kırıklığısın."
Leonid'in yüzü asıldı. "Ama komu—"
"Gerçekler bu." Paul sözünü kesti, sesinde acımasız bir kesinlik vardı. "Seni kan teknikleri ile ilgili bir birliğe atıyoruz. O birlikler büyü yapamaz. Kendi kanları ile savaşan bir birlik. Belki orada işe yararsın."
Leonid yumruğunu sıktı. Parmakları bembeyaz kesilmişti, tırnakları avucuna saplanıyordu. Başaramama duygusu ağır basmıştı, sanki göğsüne dev bir kaya oturmuştu. Nefes almak bile zorlaşmıştı.
Paul arkasını döndü. Kapının eşiğinde bir an durdu. "Bu arada, olduğun odadaki eşyaları kimseye deme." Sesi tehditkâr değildi, ama uyarısı keskindi. Sonra odadan çıktı. Kapı sessizce kapandı.
Leonid yalnız kalmıştı.
Sakin sesiyle, ama içindeki fırtınayı bastırarak konuştu: "Neden? Neden? Neden büyü yapamıyorum? Hurugoi da benimle aynı yerden geldi. Ahhh! Kimse hayatını seçemiyor... ama ailemin intikamını almam lazım. Ne olursa olsun."
Dişlerini sıktı. Gözlerinde yaş yoktu; sadece yanmakta olan karanlık bir ateş vardı.
Leonid yaralı haliyle yatağından kalktı. Sağ bacağı sızladı, kaburgaları her hareketinde acıdı. Ama acıyı bastırdı. Üzerindeki hastane kıyafetini çıkardı, dolaptan eski, yırtık bir antrenman taytı bulup giydi. Ayakkabılarını bağlarken elleri hâlâ hafifçe titriyordu.
Toparlanarak, sendeleyerek kapıya yürüdü. Koridorda kimse yoktu. Duvarlar boş, ışıklar sönüktü. Ama o, gideceği yeri biliyordu.
Zaman büyücüsü, hayvan büyücüsü ve işkence büyücüsü, üst rütbelerden emir gelmesini bekliyordu. İçerisi loştu; duvarlarda yalnızca birkaç mum yanıyor, alevlerinin gölgeleri odada dev dalgalar gibi kıpırdıyordu. Üçü de farklı köşelerde duruyor, birbirlerine bakmıyorlardı. Ortada uzun, siyah bir masa vardı. Üzerinde hiçbir şey yoktu.
Zaman büyücüsü, elleri arkasında birleşmiş, duvardaki kocaman kadranı izliyordu. Sesi sakindi, neredeyse sıkılmıştı: "Liam güçsüz bir piçti."
Hayvan büyücüsü tam karşısında, duvara yaslanmıştı. Kollarını bağlamış, başını hafifçe eğmişti. Tırnakları siyahtı, gözlerinin feri karanlıkta bile parlıyordu. "Şu an bizi izliyor," dedi, sesi fısıltı gibiydi ama keskin bir uyarı taşıyordu.
Zaman büyücüsü içinden geçirdi: Kimden bahsediyor? Yüzünde bir kırışma olmadı, sadece kaşları hafifçe çatıldı.
İşkence büyücüsü masanın baş ucunda, elleri masanın soğuk yüzeyinde duruyordu. Parmakları uzun ve solgundu. Sesi tıpkı bir testere gibiydi: "Merkür rütbesinin son basamağında olan Liam öldürüldü. Bununla birlikte Lazar teorisi tutmuş oluyor —"
Zaman büyücüsü sözünü kesti, başını çevirmeden: "Ee? Ne var bunda? O zayıftı. Ölümünü görmediniz mi? Pes etmişti." Dudaklarında küçümseyen bir tebessüm dolaştı.
Tam o sırada odanın dört bir yanından gelen derin, yankılı bir ses duyuldu. Sanki duvarların kendisi konuşuyordu.
Jüpiter 5: "Bayanlar, baylar... Leydi'nin size bir mesajı olacak. Lütfen dinleyiniz."
Hayvan büyücüsü hemen doğruldu. Kollarını çözdü, başını saygıyla eğdi. "Leydi... bizden ilk defa bir şey istiyor," diye mırıldandı. Sesinde şaşkınlıkla karışık bir merak vardı.
Jüpiter 5: "Sayacağım isimleri dikkatle dinleyiniz. Bu isimleri gördüğünüz yerde öldürün."
Ses bir an durdu. Sanki nefes alıyordu. Sonra tek tek sıraladı:
"7 numara: Toshiko Hayato.
6 numara: Hurugoi.
5 numara: Mason.
4 numara: Saya.
3 numara: Minato.
2 numara: Lazar.
Ve 1 numara..." Ses daha da ağırlaştı. "Bu ismi kulaklarınıza kazıyın: 1 numara: Gou Rateshi."
İşkence büyücüsü kaşlarını çattı. "Sadece yedi numaranın soyadı var. Garip," dedi, sesi sorgulayıcıydı.
Jüpiter 5 anında sertleşti: "Lütfen sözümü kesmeyiniz. Aksi takdirde cezalandırılacaksınız."
Ortam buz kesti. İşkence büyücüsü başını eğdi, bir şey demedi.
Hayvan büyücüsünün gözleri parladı. Dilini dişlerinin arasında gezdirdi, yüzünde vahşi bir gülümseme belirdi. "Eğlenceli olacak," diye fısıldadı. Tırnakları masaya hafifçe vurdu, tık tık tık...
Zaman büyücüsü ise hâlâ duvardaki kadrana bakıyordu. Ama içinden başka bir şey geçiyordu: Aralarından bir tanesini öldürsem nasıl olur acaba? Dudaklarının kenarında yaramaz, tehlikeli bir kıvrım vardı.
Mumlar bir anda titreşti. Sanki rüzgâr esti, ama odada pencere yoktu.
9.bölüm sonu
