Cherreads

Günahkar Müridin Cenneti

Tamuqer
7
chs / week
The average realized release rate over the past 30 days is 7 chs / week.
--
NOT RATINGS
112
Views
Synopsis
On sekiz yaşındaki Toygar Alpagu için onur, karnını doyurmayan bir lükstür. Gece Körü Köyü'nün kirli kaldırımlarında ruhunu ve bedenini bir kalkan gibi kullanan bu asabi gencin elinde sadece iki şey kalmıştır: Babasından yadigâr yanık bir yüzük ve bir klanın yıkımından sızan isli hatıralar. Tüm klanlar Toygar'ı bir günah keçisi ilan edip itip kakarken karanlığın içinden hiç beklenmedik bembeyaz bir el uzanır. Dünyayı gözleriyle görmeyi çoktan bırakmış, sadece ruhların ve efsunun titreşimini duyan kusursuz bir usta; herkesin yok etmek istediği bu "günahkârı" müridi olarak kabul eder. İhanetin isli kokusuyla ruhun efsunlu gücü karşı karşıya geldiğinde asıl savaş şimdi başlayacaktır.
VIEW MORE

Chapter 1 - Köylüleri Çileden Çıkaran Çocuk

Güneş tepeden henüz inmek, yerini karanlığa devretmek üzereydi. Bakışlarını gökyüzündeki sonsuz mavilikten yeryüzündeki karanlık atmosfere indirdi genç çocuk.

Satış yapmak için bas bas bağıran seyyar satıcılar bugün bir hayli gürültülüydü. Genç çocuğun beyni birbirine karışan seslerden dolayı karıncalanıyor, kulaklarını kapatmak istemesine sebep oluyordu. Ancak tanınmamak için kol yeniyle yarısına kadar kapattığı yüzü ve kafasına geçirdiği hasır şapka buna izin vermiyordu. İç çekti. Evden çıkmadan önce peçe takmayarak ahmaklık etmişti.

Kalabalığın arasında yalpalayarak yürürken ilerideki tezgahlara göz attı. Tahıllar, bakliyatlar, meyveler, sebzeler ve ekmekler… Uzakta olmasına rağmen kokusu buram buram gelen ekmeklere bakakaldı. Zihnindeki kıvılcımların fitili ateşlenmişti. Sonunda soygun yapmaya karar verdiği yeri bulmuştu.

Bu yerden haftalar önce hırsızlık yapmıştı ve kendisi Gece Körü Köyü'ndeki en mükemmel şeydi. Ekmekleri sıcacık, tazecik ve çıtır çıtırdı. Ağızda bıraktığı tat insanın çocukluğunu, telaşsız günlere dair soluk anılarını hatırlatıyordu.

O sıcacık ekmekleri tekrar çalmayı düşünen Toygar, satıcının vereceği tepkinin hiç hoş olmayacağının farkındaydı. Çünkü yaptığı ahlaksızlıklarla bardağı taşırmasına ramak kalmıştı ve taşacak olan şey su değil, öfkeydi. Köylülerin öfkesi. Ancak ne yapabilirdi ki? Tilkinin dönüp dolaştığı yer kürkçü dükkanıydı. Toygar bir tilki değildi elbette fakat hırsızdı ve bu durum, hırsızlar için de geçerliydi.

Çorak bir toprak gibi olan dudaklarını ıslattı, eli midesine gitti. Karnında küçük kurtçuklar geziniyordu sanki, midesini kemirerek bulanmasına sebep oluyorlardı. Çalkantının sakinleşmesini umarak hafifçe ovaladı.

En son ne zaman düzgün bir yemek yiyebilmişti, bilmiyordu. Aklının puslu kısımlarında dün ve ondan önceki güne ait görüntüler canlandı.

Dünden önceki gün yattığı adam bir içim su gibiydi. Minyon tipi kadın güzelliğini taşıyordu ve yumuşacık cildiyle ısırılası duruyordu. Toygar cezbedilmişti. Üstüne atlamış, teninde kırmızımsı morumsu izler bırakmaktan kaçınmamıştı.

İkisi de güzel vakit geçirmesine rağmen işleri bittiğinde ise ödemesini yapmamıştı. Ne parasını, ne de yiyecek bir şeyler alabilmişti. Toygar ödeme yapması gerektiğini söylediğinde ise yaptığı tek şey yandaşlarını çağırıp tehdit etmek, defolup gitmesini istemekti.

Ancak Toygar dımdızlak, hiçbir şey yapmadan ortada kalacak bir çocuk değildi. Mevcut durumunu tartıp biçmiş ve korkak bir çocuk gibi davranmış, çekip gitmişti. Giderken intikam planlarını kafasında hâlletmiş ve hatta gerçekleştirmişti bile.

Dün adamın yanına tekrar gitmişti. Para istemediğini, sadece hoş vakit geçirmek istediğini söyleyerek tekrar ayartmıştı ve damarlarında kan değil, iki şişe rakı akacak kadar içirmişti. İçtikten sonra sızan adamın dışı yakışıklı içi ise çirkin yüzünün her yerine sevgilisini aldattığına dair cümleler ve berbat resim teknikleriyle bir şeyler karalamıştı.

Bu defa yanında yandaşları olmadığı için devamını getirmek kolay olmuştu.

Omzuna attığı genç adamı evinin önüne bir çuval gibi fırlatmış, kadın kapıyı açmadan evvel bir köşeye geçip saklanmıştı. Sevgilisini yerde gören kadın ise amma çılgına dönmüştü. "Bunu bana nasıl yaparsın?!" derken ağlıyordu ve tıpkı kor bir ateş gibi öfkeli çığlıkları her yeri inletmiş, tüm Gece Körü Köyü sakinlerini ayağa dikmişti.

Ve sonunda bu olay ayrılmalarına vesile olmuştu.

Başını iki yana sallayarak silkelendi. Ekmeklere bu şekilde gözlerini dikmiş düşüncelere dalarak ne halt ediyordu? Oyalanmaya bir son vermenin vakti gelmişti. Yoksa ya düpedüz yakalanacaktı ya da guruldayan midesinin sesi en yüksek kopuz notasından duyulacaktı ve herkesin kulağını çınlatacaktı. Her şeyi ele verecekti.

Ne kadar kendine gelmek için olsa da vücudu bu kadar berbat hâldeyken başını sallamak bir hataydı. Gözleri karardı ve yerin ayağının altından kaykılmasıyla sendeledi. Elini tezgahlardan birine yaslarken tezgahtar kadının yüzüne doğru eğilip ona endişeyle baktığını gördü. "İyi misin genç çocuk? Kendini kötü hissediyorsan gel, otur biraz şöyle." dedi sevecenlikle dolu sesiyle.

İyi miydi? Hayır. Ne ruhsal ne de fiziksel olarak, hiçbir anlamda iyi değildi ve bunun sadece açlıkla ilgisi yoktu. Hiçbir zaman da olmayacaktı. Aynı Gece Körü Köyü'nün ayaklar altında ezilen toprak zemini gibi kir pasak içindeydi. Bu kir ellerini ruhuna dolamış, bedenini ise yumrukları arasına almıştı. O yumruğa her gün bir yenisi daha ekleniyordu ve bedenini acımasızca sıkıyorlardı.

Ama bunu ona söyleyemezdi. Bu yaşlı kadın kendini çok yardımsever sanıyordu fakat kim olduğunu öğrenirse içindeki cazgırlığı ortaya çıkaracaktı. İyilik adı altında faydadan çok zararı dokunan bir durum yaratmaya ihtiyacı yoktu.

Kendini çabucak toparladı ve yıldırım kafasının tam ortasına düşmüş gibi bir panikle geri çekildi. Başını onaylarcasına salladı. Önce gıcıklanan boğazını yatıştırmak için hafifçe öksürdü, ardından sesini değiştirip kalınlaştırdı. "İyiyim, hanımefendi. Sadece biraz başım döndü." Kelimeleri uzatmamaya, kısa konuşmaya dikkat etmişti. Tezgahtan ağır adımlarla uzaklaşırken sırtını dikizleyen gözlere rağmen arkasına bakmadı.

Sessiz olmaya özen göstererek ilerlese de az önceki olaydan dolayı birkaç satıcının ve müşterinin ilgisini çekmişti. Kim olduğunu anlayamadıkları bu kişi hakkında kendi aralarında fısıldaşmaya başladılar. Gözleri dışında hiçbir yeri görünmüyordu. Acaba zor durumda mıydı? Bulaşıcı bir hastalığı mı vardı ki vebalı gibi ağzını kapatıyordu? Adımları sağlam değildi ve birazdan yere yığılacakmış gibi duruyordu. Yardım etmeli miydiler? Yoksa uzak durmaları mı gerekiyordu?

Bakışların onu ölçüp biçercesine süzdüğünü hissetti. Adımlarını yapabildiği kadar hızlandırdı. Yol mu çok uzundu yoksa o mu çok yavaştı, anlayamamıştı. Sonunda tezgahın önündeki ekmeklere varmasına ramak kaldığını gördüğünde, gözleri sevinçten kızardı. Mutluluktan ağlamak üzere olmak böyle bir şeydi demek ki. Bu duyguyu hissetmeyeli bayağı olmuştu.

Tam o esnada koluna çarpan birisiyle savruldu. Toygar'ın iyi ve dayanıklı bir vücut yapısı vardı ama bir yıldır yemek bulmak konusunda o kadar dardaydı ki zayıflamıştı ve çarpan kişinin vücudu ona göre daha kabaydı. Düşmek üzere olan Toygar elini öne doğru uzattı ve parmakları rastgele bir şeye tutundu. Elleri genç çocuğun göğsündeki kumaşa sıkı sıkıya zımbalanmış, genç çocuk ise refleksle kolunu kavrayıp kendine doğru çekmişti.

Gözleri sıkı sıkıya kapalıyken parmaklarının arasında hissettiği kumaşın yumuşaklığı afallamasına sebep oldu. Yumuşak kumaş... Bu sadece varlıklı insanlarda olurdu ve bildiği kadarıyla bu köyde öyle insanlardan eser yoktu. Gözlerini beyaz, ipek cübbede gezdirdi. Muhtemelen kendisini bir yıl, belki de iki yıl doyurmaya yeterdi. Oysa ki kendi cübbesi ve bu köydeki insanların cübbeleri ısırgan otundan farksızdı.

Genç çocuk dengede durabildiğinden emin olana kadar bırakmadı. Ancak emin olduğunda ellerini üstünden çekti. Toygar üstündeki eller geri çekilir çekilmez parmaklarını gevşetti ve tüm hücrelerinde hissettiği ürpertiyle bir adım geri attı.

Neredeyse düşecek olmanın eskisiyle yüzü hafifçe açılmıştı. Tüyleri ürpertinin de etkisiyle tamamen diken diken olmuştu şimdi. Kalbi yakalanma korkusuyla tekledi. Kolunu hızla yüzüne doğru kaldırıp çarpıştığı kişiye döndü ve bakışlarını karşısındaki gencin yüzünde gezdirdi. Simsiyah, upuzun saçlar ve deniz mavisi gözler. Hiçbir kırışıklığı olmayan bebeksi yüzüyle yaşıtı olmalıydı.

Karşısındaki kişi gerek tipi, gerek giyimiyle efsuncu veya soylu gibi görünüyordu ve böyle insanlar egoluydu. En ufak bir şeyi bile sorun edip yaygara koparırlardı. Mevcut durumunda böyle bir şeyin olmasını göze alamazdı. Şimdilik çenesini kapalı tutacak, sorun çıkarmayacaktı. Nasıl olsa kimse onun kim olduğunu bilmiyordu. Yüzü gözükmediği için gururu bu alçakça, kendine yakışmayan tavırla zedelenmeyecekti.

Uslu bir çocuk gibi gözlerini yere indirirken başını ise özür dilercesine eğdi. "Affedersiniz."

Genç çocuk hiçbir şey söylemedi ve sandığının aksine tepkisiz kaldı. Tek yaptığı ölçüp biçen gözlerini yüzünün açıkta kalan kısımlarında, artık sadece gözleri görünüyordu, gezdirmek oldu. Keskin bir bakış attı ama bakışlarında bir şeyler gizliydi. Toygar'ın fark etmediği, saf bir safiyet.

Soğuk sesiyle "Dikkat et." diye mırıldandı. Sakin bir durgunlukla kol yenlerini sallayıp giderken denize karşı usul usul esen bir rüzgarı anımsatıyordu.

Toygar genç çocuk onu tanımadığı için rahatlarken tuttuğu nefesi verdi ama öylece geçip gitmesine gıcık olmuştu. Kaşları çatıldı. Arkasını döndü ve yavaşça uzaklaşan küçük sırtına bön bön baktı. İnsan değil de dağ ayısı mıydı acaba? Hareketlerinden sakin bir zariflik akmasına rağmen insan olsaydı özrüne karşılık o da özür dilerdi. Sonuçta ilk çarpan oydu. İkinci seçenek akla en yatkın olanıydı. Dağ ayısı.

Yakalanma korkusu olmasa ona neler yapabileceğini düşündü. Canlı canlı derisini yüzdüğü, böbreklerini söküp tespih yaptığı işkenceleri… Hayal etmesi hoştu.

Ekmek tezgahının köşesinde durdu ve seyyar satıcıları göz hapsine alarak süzdü. Onunla ilgilenen bakışlar şimdi kendi işine odaklanmıştı. Yaşlı tezgahtar ise önündeki müşteri yığınıyla ilgileniyordu. Kafasını kaldıracak vakti yoktu. Yine de dikkatli olmakta fayda vardı. Kimse tarafından izlenmediğinden emin olana kadar sessiz bir sükunetle bekledi.

"Hadi Toygar." diye mırıldandı kendi kendine. "Şimdi tam zamanı. Hünerlerini konuştur."

Daha az yalpalamaya özen göstererek ilerlerken ekmeklere bakan bir müşteriymiş gibi yaptı ve boşta kalan diğer eliyle iki tane ekmek kaptı. Tenine değen sıcaklık ellerinin titremesine mani olamamıştı, parmakları uyuşuyordu. Ekmekleri zorlukla yen cebine tıkıştırıp gözükmemelerini sağladı. İlerlemeye devam etti.

Bir an o bile hırsızlık yaptığını değil, oradan öylesine geçip gittiğini düşünebilirdi. Hastalıklı yüzünde gururlu bir tebessüm peyda oldu. Ona boşuna Pazar Kuşu demiyorlardı. Pazarın sahibi gibi davranan bir arsızdı. Ayrıca Leş Kuşu ve Kutsuz Sığır da derlerdi. Leş Kuşu'nu ölen insanları yağmaladığı için diyorlardı. Kutsuz Sığır ise favorisiydi. Tanrı'nın lütfundan mahrum, uğursuz, değersiz ve budala olduğu için diyorlardı.

Az önceki kişiye çarptığı için içinde oluşan huzursuzluk ise işinin ehli olduğu fikrine katılmıyordu ve şüphelerini Toygar'ın zihnine tomurcuklamaktan çekinmedi. Ne yazık ki Toygar iç sesine yönelecek kadar sağduyusu olan, zeki bir çocuk değildi.

Zaten artık çok geç kalmıştı.

"Amca! Şu genç çocuk senin ekmeklerini yürütüyor!" Hemen çaprazında duran meyve tezgahındaki genç boğazını yırtacak kadar yüksek sesle bağırdı. Toygar'ın kaşları panikle çatılırken kafasını o tarafa çevirdi ve göz göze geldiler. Bu kişi az önce çarpıştığı dağ ayısı değil miydi? Evet, kesinlikle oydu. Bakışları ben sana dikkat et dememiş miydim dercesineydi ve dudaklarındaki alaycı, yüzünde eğreti duran sırıtışla kalabalığın arasında duruyordu.

Toygar'ın suratı bir anda aha, işte şimdi sıçtım ifadesine dönüştü.

Ha? Bilerek yapmıştı yani, şu varlıklı piç kurusu. Eğer bir gün onu tekrar görürse o yumuşak cübbesini alıp bir taraflarına sokacaktı!

Amca ilgilendiği müşteriden kafasını kaldırıp aceleyle Toygar'ın olduğu tarafa döndü. "Yine mi? Dur! Dur diyorum seni işe yaramaz, aptal serseri!" Toygar arkasından seslenen yaşlı amcayı duymamazlıktan gelerek adımlarını hızlandırdı. Bir yandan yüzünü daha fazla saklamanın anlamı kalmadığını düşünerek kolunu indirmişti. Nihayetinde olan olmuş, açığa çıkmıştı.

Aklına onları şimdilik oyalayacak bir şey gelirken eğilip sandalet tezgahının ayağını çekiştirdi. Biraz zorlansa da devirmeyi başarmıştı. Bir anda ne olduğunu anlayamayan tezgahtar arkasından belki de şimdiye kadar hiç duymadığı, en yaratıcı küfürlerini savurdu. "Yuf olsun sana! Sütsüz bozkır artığı seni!" Yere dökülen sandaletlerden birine uzandı ve kafasına gelmesini umarak fırlattı. Ama umduğu olmamıştı.

Yürümeye bir son verip ayaklarını kıçına vura vura koşmaya başladı. Tabanları yerdeki toprağı sertçe eziyor, rüzgar yüzünü hırçınca keserken nefesi düzensizleşiyordu. Zorlukla soluk aldı ve elindeki ekmeklere hızlı bir bakış attı. Bu kez iki tane kapabilecek kadar şanslıydı. Peki bugünlük yeter miydi? Yetmeliydi. En azından hiç olmamasından iyiydi. Karnını güzelce doyurarak iki günün açlığını telafi edecek, midesine bayram ettirecekti. Yarın ne yiyeceğini yarın düşünecek kadar zamanı da olacaktı.

Hâlâ koşuşturmaya devam eden amcanın pes etmeye niyeti yoktu. Elindeki sopayla bağırarak ve ağrıyan belini tutarak gelirken topallıyordu. İnsan az yaşından başından utanırdı da vazgeçerdi. Yaşlı ihtiyarın bir ayağı çukurdaydı ama Toygar'ın hızına yetişmeye çalışırken mezara düşmesi an meselesi bile değildi.

Yavaştı yavaş olmasına ama asıl sorun o değildi. Amcaya yardım etmek istedikleri için peşinden gelen başkaları da vardı.

Kahretsin, neden havanın tamamen kararmasını beklemememişti ki? Eğer bekleseydi güvenli bir şekilde, gerçekten hiçbir şey olmamış gibi bir kolaylıkla tüyebilirdi. Sonuçta Gece Körü Köyü'ndeydi ve adı üstünde, yerel halk gece körlüğünden muzdaripti. Buraya sonradan gelen Toygar ve tıpkı onun gibi dışarıdan gelen yabancılar hariç.

O, eskiden Demir Dağı Klanı'nda yaşıyordu. Orada yaşadıkları dönem, annesi ve babası efsuncu olduğu için durumları oldukça iyiydi. Her sabah nehir kenarında piknikten farksız güzel bir kahvaltı yapar, her akşam masallardan daha güzel sohbetler eşliğinde geceyi sonlandırırlardı. Huzur, mutluluk ve cıvıltılı neşeyi iliklerine kadar hissederlerdi.

Elbette her güzel şeyin kötü bir sonu vardı. Soğuk bir kış günü cayır cayır yanıp kül olan evleri gibi. O gece, haydutların rastgele kundakladıkları evler olmuştu ve o evlerden bir tanesi de onlarındı. Bu olay yüzünden köyün büyük bir kısmı harap olmuş, üstelik anne ve babası da yangında ölmüştü. Efsuncular olmasaydı, Toygar ve ablası da ölmek üzereydi. Zor kurtulmuşlardı. Uykuyla uyanıklık arasında Toygar'ın hatırladığı tek şey, efsunculardan birinin yardımıyla dışarı çıkarken soluduğu petrikor kokusu ve annesinin alevlerin arasında kalmış çiçek desenli cübbesiydi.

Olaya şahitlik edenlerin artık şaşırmaya mecali kalmamıştı. Alışılmış bir olayı seyrederken öfkeyle iç çektiler. Kimileri ise kollarını kavuşturmuş ve sanki komik bir tiyatro sahnesinden fırlamış gibi topuklayan çocuğu izleyip eğleniyorlardı. Toygar bir şarlatandı, soytarıydı ve panayır maskarasıydı. Tek işi durgun hayatlarına kötü bir şekilde de olsa eğlence katmaktı.

"Yine mi?" diye fısıldadı kucağında uyuklayan evladıyla bir anne. Yüzü endişeliydi. Gürültü yüzünden huysuzlanan bebeği uyanmak üzereydi ama o uyanmasın diye poposunu pışpışlıyor, tek eliyle minik kulaklarından tekini kapatmaya çalışıyordu. Daha yeni uyumuştu ve uyutmak yeterince zordu. Bir de bu çocuk zorluk çıkarıyordu. "Bu, buraya geldiğinden beri kaçıncı hırsızlık yapışı? Efsuncular bu çocuğa ne zaman müdahale edecekler?"

Nefes nefese peşinden koşan adamlardan biri kadının söylediğini duymuştu. Bağırdı. "Yine ve yine! Utanmaz arlanmaz serseri! Artık iyice haddini aştı! Bir elime geçireyim de bakın neler yapacağım ben ona!"

Eskiden huzurlu bir ortamı olan köylülerin vay halineydi. Toygar bu köye adımını attığı an huzurlarının kaçacağını bilselerdi, onu asla kabul etmezlerdi. İlk zamanlarda gayet iyi huylu olan çocuk son zamanlarda cılkını çıkarmıştı ve her gün, her lanet gün çalmaktan başka bir şey yapmıyordu.

İşin aslı, Toygar buraya geldiği zaman yerliler haricinde kimsenin esnaf olamayacağını bilmiyordu. Kimse bu konudan bahsetmemişti ve öğrendiğinde ise birkaç farklı işte kimliğini gizleyerek çalışmıştı. Ancak sonuç hep aynıydı. Kimliği açığa çıkmıştı. Açığa çıktığında hepsi Toygar'ın asabi kişiliğinden nasibini almıştı.

O yüzden çalıyor, çırpıyor, yeri geldiğinde vücudunu bir pazarlık malı gibi kullanıyordu. Yatakta veya insanları memnun edebileceği her yerde. Karşılığında bazen para, bazen birkaç öğünlük yemeklerini alıyordu ve en azından pasif değildi. Altta kalacak bir çocuk olmadığından her zaman üstteydi.

Açlık ve yokluk insanın gururunu törpülerdi. Onunki ise çoktan aşınmıştı ve herkes için farklı şekillerde akan zaman, küçük bir çocuk olmasına değil, koca bir yetişkin olmasına vesile olmuştu.

O yüzden utanmıyordu. Yüzündeki deri zamanın öğrettikleri sayesinde kalınlaşmıştı. Parasını kazandığı ve karnı doyduğu sürece sorun yoktu. Ancak köylüler için durum tam tersiydi, bu konudan haberdar olsalar da konuşmaktan çekiniyorlardı. Her ne kadar Toygar'da olmasa da herkesin edebi ve adabı vardı.

Birbirleri arasında konuşan kadınlar dedikoduya ortak oldular. "Felaket tellalı! Toygar onu yakalayan herkesin başına iş açtığından kimse karışmak istemiyor! Sadece kınamakla yetiniyorlar!"

"Ne yapmış ki?"

"Geçen gün bir kadından oklavayla dayak yedi ve daha sonra o kadının bahçesindeki tüm çiçekler aniden soldu. Bütün çiçekleri darmaduman olduğundan beri büyük bir hüsrana kapıldı. Haftalardır evden çıkmadan, gece gündüz demeden düzeltmeye çalışıyor." Ürpererek kollarını kendine sardı ve koşuşturan adamlara baktı. "Bu çocuk sadece felaket getirdiği için... Çoğu kişi ondan korkuyor ve uzak durmak istiyor."

Konuşmalarına tanık olan genç bir adam lafa atıldı. "Çünkü o efsun gücüne sahip!" Ani çıkışından çok söylediği cümleyle herkesi şok etmişti. Toygar'ı kovalamaktan yorulup pes eden insanlar bir araya toplanmıştı ve hışımla çıkıştılar.

"Saçmalama! Aklını mı kaçırdın sen?"

"Böyle kutsal bir şeyi nasıl o serseriye yamayabilirsin?!"

"Seni küstah! Hele o ağzından çıkan laflara dikkat etmemeye ve onları böyle anmaya devam edersen seni doğduğuna pişman ederim! Efsuncular erdemli, onurlu ve hakikatlidir! Kutsuz Sığır olacak o alçak çocuk ise hepsinden yoksun! Gerekli niteliklere sahip değil!" Alnındaki damarlar kabardı, öfkeden köpürerek konuşurken ağzındaki tükürükler karşısındaki insanların yüzüne sıçradı. Tiksintiyle yüzlerini silseler de adamın dediklerini onaylamaktan geri durmadılar.

"Çünkü gördüm!" diye haykırarak karşılık verdi adam. Kollarını savurdu, sinir krizi geçiren bir deli gibi görünüyordu. Sahiden de Toygar yüzünden delirmek üzereydi. "Bu adam aynı zamanda bana da zarar verdi! Sütlerimi muhafaza edebilmek için efsunculardan üç tane Dilsiz Gözetçi almıştım. Hepsini mahvetti ve sütlerimi çaldı! Bunu efsunculardan başka kim yapabilir?!"

"Madem efsuncu, o zaman neden hâlâ fakir? Bildiğim kadarıyla efsuncu olursan bir klana katılıp orada geçimini dert etmeden yaşayabilirsin!" dedi tükürük saçmaya devam eden adam.

Sandaletçi devrilen tezgahı yüzünden öfkeliydi, kollarını göğsünde çaprazlamıştı ve somurtkan suratıyla "O zaten mahvolmuş bir efsun klanından gelmedi mi? Daha doğrusu, kovulmadı mı? Hem de öz kardeşi tarafından!" dedi. Kendini dedikoducu kadınlar gibi kaptırmıştı ve hararetle devam etti. "Ablası yangını onun başlattığını söyleyerek kovmuştu. Bu katil kendi ailesini öldürdü ve karşılığında klanından kovularak cezalandırılıp lanetlendi."

"O hâlde ne duruyorsunuz?! Lanetini bize bulaştırmasına izin mi vereceksiniz?!" Adamın cümleleri kalabalığı hararetlendirmiş, ruhlarına dokunmuştu. "Bu çocuğu kovamayacak kadar mı canınızdan olmak istiyorsunuz? Bu zamana kadar yeterince görmezden geldik! O bu köyden gidip başka bir yere sığınabilir ama biz sadece canımızdan olmakla kalırız!"

Evladı onca gürültüden sonra uyanan kadın konuştu. "Üstelik önümüz kış... O budala çocuğun çaldığı yiyecekler sınırlı olsa da... Yine de zorlanıyoruz." Birkaç kişi kadına acıyarak bakarken konuşmalar azaldı, durgunlaştılar. Zavallı kadın, şimdi tekrar uyutabilirse uyutacaktı.

Daha sonra herkes birbirine baktı ve sessizlik bir gölge gibi hüküm sürmeye başlarken kafalarını onaylarcasına salladılar. Aynı şeyi düşünüyorlardı. Toygar'ın evini basıp yaka paça kovmayı. Bir boğazın eksilmesi iyi olurdu.

Hava herkes tamamlanıp Toygar'ın evine gidene kadar tamamen kararacaktı. Şimdilik evlerine dağıldılar, meşalelerini aldıktan sonra aynı yerde buluşmak üzere sözleşip işe koyuldular.