Aşiyan eve döndüğü ilk gün, herkes onun dinlenmesi gerektiğini söylüyordu.
Ama onun zihni bir türlü susmuyordu.
Hastane odasında gözlerini kapattığı anda gördüğü o yüz yeniden karşısına çıkıyordu.
Alen...
Mezarlığın soğuğunda toprağa sarılmış, gözyaşları içinde ona seslenen genç adam.
"Anne..."
Aşiyan gözlerini açtı.
Göğsünün üzerine elini koydu.
Kalbi hızlı atıyordu.
— Neden?
Kendi kendine fısıldadı.
— Neden seni görünce seni yıllardır tanıyormuşum gibi hissettim?
Cevap yoktu.
Sadece zihninin derinliklerinden yükselen silik görüntüler vardı.
Bir ev...
Geniş bir bahçe...
Küçük bir çocuk...
Ve kendi sesi.
"Alen, düşeceksin. Yavaş koş."
Aşiyan bir anda nefesini tuttu.
Görüntü kayboldu.
Elini şakaklarına götürdü.
— Alen...
Bu ismi ilk kez duymuş gibi değildi.
Sanki yıllardır kalbinin bir yerinde taşıyordu.
Ama nasıl?
Martin salonda oturmuş, Aşiyan'ı uzaktan izliyordu.
Kadının yüzündeki huzursuzluğu fark etmişti.
— Yine onu düşünüyorsun.
Aşiyan başını kaldırdı.
— Kimi?
— Alen'i.
Aşiyan sustu.
Martin'in bakışları değişti.
— Sana bir şey sormak istiyorum.
— Sor.
— O genç adam sana neden "anne" dedi?
Aşiyan birkaç saniye cevap vermedi.
— Bilmiyorum.
Martin kaşlarını çattı.
— Ama ona sarıldığında...
Sesi istemeden sertleşti.
— Sanki gerçekten annenmişsin gibi davrandın.
Aşiyan gözlerini ona çevirdi.
— Çünkü içimde bir şey bana onun benim çocuğum olduğunu söylüyor.
Martin'in yüzü dondu.
— Çocuğun mu?
Aşiyan başını salladı.
— Mantıklı olmadığını biliyorum.
— Aşiyan...
— Ben de biliyorum.
Kadının sesi titredi.
— Ama onu gördüğümde içimde öyle bir acı oluştu ki...
Gözleri doldu.
— Bir annenin çocuğunu kaybettiğinde hissedeceği türden bir acıydı.
Martin ne diyeceğini bilemedi.
Aşiyan devam etti.
— Ona sarıldığımda kalbim sanki yıllardır beklediği birine kavuşmuş gibi hissetti.
Martin'in içindeki kıskançlık yerini yavaş yavaş başka bir duyguya bırakıyordu.
Korku.
— Peki sen onu daha önce nereden tanıyorsun?
Aşiyan başını eğdi.
— Bilmiyorum.
Sonra gözlerini kapattı.
— Ama dün gece bir şey gördüm.
— Ne?
— Bir ev.
Martin sessizce dinledi.
— O evin içindeydim. Küçük bir çocuk vardı. Bana "anne" diyordu.
Aşiyan'ın dudakları titredi.
— Çocuğun yüzünü göremiyordum. Ama adının Alen olduğunu biliyordum.
Martin'in nefesi kesildi.
— Sonra?
— Sonra görüntü değişti.
Aşiyan'ın gözlerinden bir damla yaş süzüldü.
— Aynı çocuk büyümüş hâlde önümdeydi.
— Mezarlıkta mı?
Aşiyan başını salladı.
— Evet.
Martin bir adım yaklaştı.
— Aşiyan...
Kadın ona baktı.
— Sence bu bir tesadüf mü?
Martin cevap veremedi.
Çünkü kendisi de bunun sıradan bir rüya olduğuna artık inanmıyordu.
O gece Aşiyan uyumaya korkuyordu.
Fakat yorgun bedeni sonunda direnemedi.
Gözlerini kapattı.
Ve yeniden aynı evin içindeydi.
Bu kez görüntü daha netti.
Ahşap bir merdiven...
Duvarlarda aile fotoğrafları...
Pencereden içeri giren güneş...
Ve kahkahalar.
Bir çocuk merdivenlerden aşağı koşuyordu.
— Anne!
Aşiyan ona döndü.
Bu kez çocuğun yüzünü görebiliyordu.
Alen.
Ama henüz küçüktü.
Aşiyan dizlerinin üzerine çöktü.
Kollarını açtı.
— Yavaş gel!
Küçük Alen koşarak ona sarıldı.
Aşiyan onu kucağına aldı.
Çocuğun saçlarını okşadı.
— Seni kaç kere söyledim? Merdivenlerden koşarak inme.
Alen güldü.
— Ama sana sarılmak istedim.
Aşiyan'ın kalbi acıyla doldu.
Çünkü bu cümleyi...
Sanki gerçekten duymuştu.
Sonra görüntü değişti.
Alen artık gençti.
Bir kapının önünde duruyordu.
Yüzünde hüzün vardı.
— Anne, gitme.
Aşiyan ona doğru yürüdü.
— Buradayım oğlum.
Ama genç Alen ağlıyordu.
— Beni bırakma.
Aşiyan ona ulaşmaya çalıştı.
Tam elini uzattığında her şey karardı.
Bir çığlık duyuldu.
— ANNE!
Aşiyan korkuyla gözlerini açtı.
Nefes nefese kalmıştı.
Saat gece üçtü.
Yatağında doğruldu.
Ellerini yüzüne götürdü.
— Alen...
Kalbi parçalanacakmış gibi atıyordu.
Artık içinde çok güçlü bir his vardı.
Bu sadece bir rüya değildi.
Bir anıydı.
Ama kimin anısı?
Sabah olduğunda Aşiyan mutfakta sessizce kahvesini hazırlıyordu.
Alex masada oturmuş kahvaltı yapıyordu.
— Anne?
— Efendim sevgilim?
— Dün gece ağladın mı?
Aşiyan elindeki fincanı bıraktı.
— Nereden biliyorsun?
Alex omuzlarını kaldırdı.
— Gece sesini duydum.
Aşiyan oğluna baktı.
Bir an için Alex'in yüzünde Alen'in yüzünü gördü.
Gözleri doldu.
Alex hemen ayağa kalktı.
— Anne, iyi misin?
Aşiyan oğluna sarıldı.
— İyiyim.
Sonra saçlarını öptü.
— Sadece biraz kötü bir rüya gördüm.
Alex annesinin boynuna sarıldı.
— Ben buradayım.
Aşiyan gözlerini kapattı.
Bu cümle kalbinin en derin yerine dokundu.
Ben buradayım.
Sanki yıllar önce başka bir çocuğun da aynı cümleyi söylemesi gerekiyormuş gibi...
Martin mutfak kapısında onları izliyordu.
Aşiyan'ın yüzündeki değişimi fark etmişti.
Bir şeyler olmuştu.
Kadın artık yalnızca Alen'i merak etmiyordu.
Onu hatırlamaya başlıyordu.
Martin'in içindeki soru büyüdü.
Kimdi Alen?
Ve neden Aşiyan onun için böyle hissediyordu?
Tam o sırada Aşiyan başını kaldırdı.
Martin'le göz göze geldi.
— Martin...
— Efendim?
Aşiyan birkaç saniye sustu.
Sonra kararlı bir sesle konuştu.
— Bugün o mezarlığa tekrar gideceğim.
Martin şaşırdı.
— Neden?
Aşiyan gözlerini kaçırmadan cevap verdi.
— Çünkü Alen'in mezarının başında kendime ait bir şey bıraktığımı hissediyorum.
Martin'in kaşları çatıldı.
— Ne?
Aşiyan elini kalbinin üzerine koydu.
— Hatırlamadığım bir hayat.
Martin'in yüzündeki bütün ifade değişti.
Aşiyan devam etti.
— Ve o hayatın içinde...
Sesi titredi.
— Ben onun annesiydim.
Odanın içinde sessizlik oldu.
Martin ilk kez Aşiyan'ın gözlerinde bu kadar derin bir özlem gördü.
Kadın kendi bile açıklayamadığı bir acıyla geçmişine bakıyordu.
Ve Martin henüz bilmiyordu.
Aşiyan'ın Alen'e duyduğu bu bağ, evliliklerinden bile daha eskiydi.
Çünkü bazı insanlar hayatımıza yalnızca bir kez girmez.
Bazı ruhlar, birbirlerini başka hayatlarda da bulur.
Ve Aşiyan'ın geçmişi...
Yavaş yavaş hatırlanmaya başlıyordu.
